Gece ve sis PDF Yazdır e-Posta
Türkan K. tarafından yazıldı.   
Salı, 03 Mart 2009 10:18
Kayb etme politikası, halkların demokrasi ve özgürlük mücadelelerini bastırma, sindirme yok etme yöntemlerinden biridir. Bir kontrgerilla yöntemidir. Yarının ne olacağı beli olmayan belirsizliğiyle korku yaymayı, sindirmeyi hedeflemiştir. Sadece bu ülkede değil sömürge olan bütün ülkelerde şu veya bu şekilde uygulanmaktadır.

Kayb etme politikasını geliştiren Naziller  Hitler Almanya sın da kaybetme ‘’Gece ve sis’’ kavramıyla da anılmıştır. Hitler faşizmi darağaçlarında yâda kurşuna dizerek katlettiklerini hiçbir iz bırakmadan yok etmiştir.

Adı Gece ve sis ya da, ölüm kuyulara, başka bir şey ne fark eder, Alman Türk, Kürt, Arap, siyah beyaz hepsi aynı kaderi paylaştılar, bütün Anneleri aynı korkular esir aldı, bedenlerini aynı saldırganlıklar kirletti, bütün Anneler aynı acıda yaşadılar. 

 Hem gözaltında kayıpların hem de demokrasi mücadelesinde önemli bir mevzi olan, Cumartesi Anneleri tam 293 hafta bir araya geldiler İstanbul’da, yıllarca hiç bıkmadan, usanmadan her hafta aynı saatte Galatasaray meydanında oturarak kayıplarının akıbetini sordular. Sorumluların açığa çıkarılmasını ve cezalandırılmasını istediler. Saldırıya uğradılar, joplandılar, gözaltına alındılar, işkenceden geçirildiler,  tutuklandılar ama hiç yılmadılar.

Göğüs kafeslerinde bükülü bir hançer gibi duran tarifsiz bir acı veren, kucaklarında kayıpların fotoğraflarıyla yıllarca, çocuklar kayıp annelerini, babalarını, Anneler, babalar ise mezarsız adsız, çoğu sürgün, yurtsuz kayıp çocuklarını aradılar. 

Ergenekon la birlikte kayıplar yine gündeme geldi ve cumartesi Anneleri bir umut deyip bu umudu büyütmek için yine her cumartesi saat 12 de Galatasaray lisesinin önünde kayıplarının mezarlarını soruyorlar. Yine bir aradalar her hafta, her birisinin öyküsü farklı, ama acıları aynı olan çocuklarının hikâyesini anlatıyorlar.  Hangi ölüm çukuruna atıldıklarını bilmek istiyorlar.  Ömürlerin, sevdaların ve umutların ağlamaklı yarım kaldığı çocuklarının bir mezarı olsun istiyorlar, ölülerimizin bir yurdu olmalı diyorlar,  acaba çok şey mi istiyorlar bu yaşamdan?

Anneler ezilmişliğin tarifsiz acısıyla birlikte, göz bebekleri olan çocuklarına ağıt yakarken, hawar derken ellerini iki yana açıyorlar, beklide kayb edilen çocuklarının her birisinin ayrı, ayrı olan hikâyeleri daha iyi anlaşabilsin diye.

Tanıklar anlatıyor, ölüm kuyularını parmaklarıyla gösteriyorlar, Gözlerimle gördüm, biliyorum, ordaydım diyorlar artık susmak istemiyorlar, çünkü biliyorlar ki susarlarsa her şey ölür aşk, sevgi, özlem, özgürlük her şey anlamını yitirir. Ama devlet oralı olmuyor. Kuytuluklarda, bodrum katlarda, duvar diplerinde kaybettiklerini, faili belli olanların, gözaltı ölümlerinin, toplu katliamların, açmıyor ölüm kuyularının kapağını toplu mezarları, çünkü gizlenmiş gerçeklerle doludur onların asit kuyuları. 

Çocuklarının hangi ölüm çukurunda olduğunu bilmiyorlar ama kimin kaybettiklerini biliyorlar. Ağarları, Şahinleri yıllardır tanıyorlar biliyorlar ve biliyorlar ki kaybetme, sistemin tüm kurumlarının onayıyla ancak yapılabilir, yoksa yüzlerce insan nasıl kaybolur, nasıl kayb oldu? Her şey devletin zirvesinde kararlaştırıldı, birilerde verilen görevi layıkıyla yerine getirdiler. Biliyorlar ki onları görevlendiren devlettir. Susurluklar, Ergenekonlar, Jitemler, Kontrogerilalar ancak devletle birlikte var olabilir. Mehmet Ağarın söyledikleri çok açıktır ‘’bana soracağınız her sorunun cevabını toplayın devletin zirvesini orada konuşalım’’ devlet isterse konuşurum’’ diyor. 

Türkiye Devleti o kadar çok kirlenmiş ki ancak inkâr örter ayıbını. Gerçeklerle yüzleşmek tarihiyle yüzleşmek zordur. Yüzleşirse Türkiye devletinin ne kadar vahşi, barbar, canavar olduğu ortaya çıkacak.  Bunun için geçmişiyle, ölüm çukurlarıyla yüzleşmek istemiyor. Gizlenmiş gerçekler ortaya çıksın istemiyor, Yüzleşirse Mehmet ağarlar çözülür zincirin halkalarının nereye kadar uzayacağını biliyor bu nedenle gerçeklerin ortaya çıkmasını istemiyorlar.

Ama onlar istemesellerde Cumartesi Annelerinin gözpınarlarındaki yaşları kurutan ve yüreklerini yakan acılar bir gün zincirin halkalarını, bir, bir onların boynuna geçirecektir. 

Bu sistem bu topraklarda yaşayan halklara öyle büyük acılar yaşattı ki ifade etmekte zorlanıyorum. Bir Cumartesi Annesi ‘’Eşim gittiğinden beri gelir diye yıllardır gece gündüz kapıyı hiç kitlemedim ‘’demişti. Yıllar önce Songül’le birlikte Hitlerin zulmünü konu alan filmleri izleyince böyle bir zulüm olabilirimi diye düşünüyorduk, tartışıyorduk. Bu ülkede yaşananları gördükçe, tanık oldukça şimdi daha iyi anlıyorum ki onlar sadece ve sadece basit bir film propagandasıymış.

Evet, Songül, bütün zamansız ölümler bana seni,lori,lori diye haykıran Anneni ve ağıt yakan Cumartesi Annelerini çağrıştırıyor, onlar haykırınca sanki söz hükmünü yitiriyor her şey ölümün karanlığında ve sessizliğinde susuyor, her şey anlamsızlığını çadır babanın sularında boğuyor.